BİR HİKAYEN OLMALI
FORUMDA AKTİF PAYLAŞIM YAPABİLMEK İÇİN LÜFTEN ÜYE OLUNUZ....

BİRHİKAYENOLMALI EKİBİSmile


Ölüm Seni Yanıltmasın , Bir Düşün Yaşayanları .. Alnını Korkusuzca Kaldır , Kimin Yanındasın Yerin Neresi ve Senin En Çaresiz Anında Tek Silahın Nedir?
 
AnasayfaKapı*TakvimSSSKayıt OlGiriş yap
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» BEETHOVEN..
Paz Mart 06, 2011 1:29 pm tarafından heval

» CAN YÜCEL..
Paz Mart 06, 2011 1:27 pm tarafından heval

» CHARLES BUKOWSKY
Paz Mart 06, 2011 1:25 pm tarafından heval

» ZAMAN KİMDE TÜKENİR
Paz Mart 06, 2011 1:20 pm tarafından heval

» V for vendetta
Paz Kas. 21, 2010 1:14 pm tarafından heval

» hoşgeldin dilek
Cuma Kas. 19, 2010 10:16 am tarafından heval

» HANGİSİ DAHA ZOR
Perş. Kas. 18, 2010 11:53 am tarafından heval

» HİKAYELER.
Perş. Kas. 18, 2010 11:46 am tarafından heval

» KUMARBAZ..
Salı Ekim 05, 2010 9:55 am tarafından heval

» ALAMUT KALESİ HASAN SABBAH
Salı Ekim 05, 2010 9:50 am tarafından heval

» GİDECEKSİN BİLİYORUM
Salı Ekim 05, 2010 5:56 am tarafından heval

» hoşçakal..
Cuma Ağus. 27, 2010 5:18 am tarafından heval

» aramıza katılan özleme
Cuma Ağus. 27, 2010 5:00 am tarafından heval

» nana.......
C.tesi Ağus. 07, 2010 11:25 am tarafından heval

» Giderayak
Ptsi Haz. 07, 2010 7:15 am tarafından sıdıka

En iyi yollayıcılar
diaspora
 
heval
 
sıdıka
 
denizQ62
 
kucuklimon
 
DersimLi_janesev
 
neso
 
Istatistikler
Toplam 46 kayıtlı kullanıcımız var
Son kaydolan kullanıcımız: banderas_hsyn

Kullanıcılarımız toplam 350 mesaj attılar bunda 310 konu
özür dileriz
Aidiyet duygusundan yoksun,biz vefasız Kürtler,yüce Türk devletine ve aziz Türk halkına verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz... Ne 1839'da,ne 1843'te,ne 1878'de,ne 1921'de,ne 1925'te,ne 1926'da,ne 1927'de,ne 1930'da,ne 1937'de ve ne......'de öl öl bitemedik...Öldükçe çoğaldık ve cellatlarımızdan çok yaşadık,hâlâ 30 milyonuz,özür dileriz... Tarihte Selahaddin-i Eyyubiler,Ebu Hanife Ahmet Dineveriler,Abdülkadir Geylaniler,Meleye Ciziriler,Feqiye Teyranlar,Molla Goraniler,Ebu Suudlar,Y dris-i Bitlisiler,Ehmede Xaniler,Mewlana Halidler,Said Nursiler,Cemal Süreyyalar,Ahmed Arifler,Orhan Asenalar,Yılmaz Güneyler yetiştirdik.Kültür,bilim,sanat ,din ve edebiyatta bu coğrafyaya ruh kattık,hala da iflah olmadık,özür dileriz.... 1071'de aynı dindeniz diye size kucak açtık; yanlış yaptık özür dileriz... 1514'te bizim olmayan savaşta Çaldıran'da düşmanınız olan Yunanlılara binlerce kayıp verdik,yanlış yaptık özür dileriz... Çanakkale'de yedi düvele karşı imparatorluk güneşi batmasın diye oluk oluk kan akıttık,Çanakkale'yi geçirtmedik,yanlış yaptık,özür dileriz... 1920'lilerde itilaf kuvvetlerini hep birlikte Anadolu'dan çıkarttık,hata yaptık; özür dileriz... Lozan'da iki devlete ne gerek var,birlikte kardeş kardeşe gül gibi geçinip gideriz dedik,özür dileriz... Ne asıl kuruculuğun nimetlerinden yararlandık ne de azınlıklar kadar hak sahibi olabildik; bu şarkı böyle olmamalıdı diye itiraz ederek de ukalalılık yaptık,özür dileriz..'Vatandaş Türkçe Konuş 'kampanyasına karsın biz onurumuz olan,varoluşumuzun nedenlerinden olan şam şekerinden daha tatlı olan anadilimizle konuştuk,her kelime için' bedel' ödedik,yanlış yaptık özür dileriz... 'kuyruklu Kürt,dağ Türkü' küfürlerini lügatinize soktuk,analarınızın ak sütü gibi temiz olan dilinizi kirlettik,insanlarınızın edebini bozduk; özür dileriz... Varlıklarımızı Türk varlığına tamamen armağan edemedik,Giritlere, Mekkelere, Balkanlara, Kafkaslara ve Ortadoğu'ya sürüldük,özür dileriz... Şehirlerimizin,ilçelerimizin,k öylerimizin,dağlarimızın,ovala rımızın isimlerini medenileştirmek adına değiştirdiniz,biz ısrarla ve inatla eski isimlerini kullandık,özür dileriz... . Alfabenizde olmayan x,w,q harflerini çocuklarımızın isimlerinde kullandık,alfabenizin huzurunu kaçırdık özür dileriz... İçlerimizden birileri sadece fikrilerini açıkladığı için gece yarıları jitem'in kurşunlarına hedef oldu,gündemi fail-i meçhul cinayetlerle meşgul ettik; özür dileriz... Kutsal bayramımız newrozlarda 'yaşasın halkların kardeşliği 'dedik, görüntü ve gürültü kirliliği yarattık,özür dileriz... Her rengin tıpkı ebruli sanatında olduğu gibi kardeşçe,uyum ve barış içinde biribirini yok etmeden yaşayabileceklerini düşündük,yanılmışız meğer; özür dileriz.....Çok özür dileriz....Ama çok özür dileriz....
haberler







Paylaş | 
 

 SOVYET DEVLETİNİN ORTAYA ÇIKIŞI gelişmesi ve yıkılışı 3

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
kucuklimon



Mesaj Sayısı : 12
Yaş : 31
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/08/08

MesajKonu: SOVYET DEVLETİNİN ORTAYA ÇIKIŞI gelişmesi ve yıkılışı 3   Salı Kas. 18, 2008 7:22 am

yazan: muzaffer oruçoğlu
DEVLETLİ KOMÜNİZM

VE YIĞINSAL TEMİZLİK

1936’ya gelindiğinde, bürokrasi, varoluş şartını, yönetme, ömür boyu tasarruf etme veya sahip olma şartına bağlayan dev bir devlet tekelinin gerçek sahibi haline gelmişti. Halkın tepesinde, görevinden ancak devrimle alınabilecek bir devlet burjuvazisi görünümündeydi. Sosyalizmi inşa ruhu, partide ve partinin etkilediği kesimlerde hala canlı olmasına rağmen, çalışan yığınların, üretim araçlarına ve onun sahibi olan devlete yabancılaşması derinleşmişti. Bununla birlikte, merkezi planlama ve tüm toplumu saran üretim seferberliği sonucunda, büyük bir birikim ortaya çıkmıştı. Fabrikalar, Buharin’in deyimiyle, “her şeyi yutan dev oburlar gibi muazzam biçimde büyümüş,” yaygınlaşmış, kitleleri tüketim araçlarından, miktar ve çeşni olarak yoksun bırakmıştı. ” Sadece kentler değil, kırın da çehresi değişmişti. Kırdaki bu değişimi Stalin, daha 1933’lerde, gerçekçi bir yaklaşımla şöyle betimliyordu:

“Kırsal alanın görünüşü daha da değişti. Kiliselerin en güzel yerde bulunduğu, en iyi evlerin –polis müdürü, rahip ve kulaklara ait olan- ön planda olduğu ve viran köylü evlerinin arka sırada yer aldığı eski tür köy görünümleri yok olmaya başladı. Bunların yerini, kamu çiftliği binaları, kulüpleri, radyosu, sineması, okulları, kütüphaneleri ve kreşleriyle; traktörleri, harman makineleri, biçer döverleri ve otomobilleriyle yeni bir köy türü almaya başladı.” (Stalin, K.N. Cameron, sf. 92)

1936 anayasası, devletin kurulduğundan bu yana, topyekün, ülkenin sanayileşmesine ve devletsel kollektivizasyonuna yönelip sonuç aldığı böylesi bir durumda ortaya çıktı. “İstihdam hakkı garantisi”, “ücretsiz sağlık hizmeti”, “ücretli yıllık izin”, “sekizinci sınıfa kadar ücretsiz eğitim hakkı” ve “tam ücretle annelik izni” gibi önemli haklara yol açtı. En yüksek artı-ürünü güvence altına alarak, ağır sanayide inanılmaz bir büyüme sağlayan bürokrasi, üretim kapasitesinin sistemli genişlemesi ile milyonlarca emekçinin ücretinin ya da alım ğücünün asgari seviyede tutulması politikasını, yığınların sessiz itaatına, stakhanovist özverisine dayandırmıştı ve bu durumun devamından yanaydı. Öyle bir hava yaratılmış ve öyle bir noktaya gelinmişti ki, Devlet artık, Stalin’in deyimiyle, “Fabrikaların üretken organizmalardan meclislere dönüşmesine izin veremezdi.” Tüm bu başarılar, bürokrasinin kurduğu demir hiyerarşiye borçluydu. Üretimde taban inisiyatifine ve kollektif işçi yönetimine izin verilemezdi. Sanayinin yeniden inşasında ortaya çıkan sorunlar, yine Stalin’in deyimiyle, “Hem partinin hem de sendikal örgütlerin tek kişinin yönetimi ve kesin bir iş sorumluluğu sağlanmadan çözülemezdi.” (age. Sf.93)

İşçi sınıfının öncülüğüne ve kurtuluşuna samimi ve derin bir tarzda inanan Stalin, devletin başındaydı ve tüm yaşamını, onu güçlendirmeye hasretmişti. Gelgelelim ki dizginsiz bir üretim hırsı ve “sosyalist devlet” aşkı olarak ortaya çıkan mevcut büyük pratik, aynı zamanda Stalin’in pratiğiydi ve onun iyi niyetinin tersine işliyordu. Her şeyi, plan, teknik ve kadrolar belirliyordu. Devrimin ruhuyla devletin ruhu aynileşmişti. 1936 anayasası taslağı vesilesiyle yaptığı konuşmada Stalin, “İşçi sınıfı ile köylülük arasındaki, aynı şekilde bu sınıflar ile aydınlar arasındaki sınır çizgisinin silindiğini, …bu toplumsal gruplar arasındaki ekonomik çelişkilerin yok olduğunu, …bu toplumsal gruplar arsındaki politik çelişkilerin de yok olduğunu, silindiğini,” (Leninizmin Sorunları, 625) söylüyordu.

Bu tabi, bürokrasi için bir zafer anlamına geliyordu. Emekçi halktan kendisine yönelecek mücadelelerin ebediyen tatili anlamına geliyordu. Çünkü devrim, tarihsel görevini esas olarak tamamlamış bulunuyordu. “Sömürü kaldırıldığına, sömürücüler artık var olmadıklarına ve artık baskı altında tutulacak kimse bulunmadığına göre,” (age,731) , toplumsal gruplar arasındaki ekonomik ve politik çelişkiler de yok olduğuna göre, proletarya da yok olmuş demektir. Çünkü işçi sınıfı, “…yalnız üretim alet ve araçlarından yoksun olmamakla kalmıyor, onlara tüm halkla birlikte ortaklaşa sahip bulunuyor. Ve madem ki, işçi sınıfı üretim alet ve araçlarına sahiptir ve kapitalistler sınıfı ortadan kalkmıştır, her türlü, işçi sınıfını sömürme olanakları da ortadan kalkmıştır. Bundan sonra işçi sınıfımıza proletarya denilebilir mi artık? Denilemeyeceği açıktır.”

Stalin, böylesi bir durumun, sosyalizmin sonu ve komünizmin başlangıcı olduğunu bilmiyor muydu? Hiç kuşku yok ki biliyordu. Bildiği için de Marksist teoriyi mevcut pratiğe uydurma ya da bu pratikten yeni bir teori çıkarma çabası içine girdi. Stalin’in üzerinde durduğu tez, devletli komünizmdi. Artık sınıfların ve sınıf mücadelesinin olmadığı görüşüne dayanan bu tez, bürokrat burjuvazinin de işini kolaylaştırıyordu. Marksist teoriye göre, komünizmde devlet ve aile başta olmak üzere tüm örgütler ortadan kalkardı. Sosyalist aşama bitmiş, komünizmin şafağı görünmüştü ama orta yerde oldukça güçlü bir devlet vardı. Stalin bu noktada Engels’in tezlerini ele aldı. Engels, komünizme geçişi, sosyalizmin tek ülkede zaferine yani tamamlanmasına değil, sosyalizmin, tüm dünya çapında veya ülkelerin çoğunda zafer kazanması şartına bağlıyordu. Stalin’e göre Engels doğruydu. Ama ardan yarım asır geçmiş, şartlar değişmiş, ortaya, sosyalizm aşamasını içte tamamlamış, bu anlamda devleti gereksiz hale getirmiş bir ülke vardı. Komünizmin şafağına dayanan bu ülke, dış bir askeri saldırı tehditi altındaydı ve bundan dolayı, “…uluslararası konjöktürü bir yana bırakmayan ve iyi hazırlanmış bir ordu, iyi örgütlenmiş cezai organlar ve sağlam haberalma örgütleri sahibi” olan devletini ayakta tutmak, komünizme bu devletle girmek, Marksist teoriyi de bu gerçeğe göre düzeltmek gerekiyordu. Stalin bu konuda oldukça samimi ve emindi:

“Gördüğünüz gibi, şimdi yepyeni bir devletimiz, tarihte benzeri olmayan ve, biçimi ve işlevleri bakımından, birinci evrenin sosyalist devletinden gözle görülürcesine ayrılan sosyalist bir devletimiz var.

Ama gelişme bu kadarla kalmaz.Daha öteye, ileriye, komünizme doğru gidiyoruz. Devlet, komünizm döneminde de varlığını sürdürecek mi?

Evet, eğer kapitalist kuşatma ortadan kaldırılmazsa, eğer dış askeri saldırı tehlikesi yok edilmezse, sürdürecek.” (Leninizmin sorunları, 731)

Marx, insanların varlığını, bilinçlerinin değil, toplumsal varlıklarının belirlediğini söyler. Tüm bu gerçekler, güçlenen devletin, Stalin’i yönettiğini, güçlenen devlet bilincinin, Stalin’in bilincini belirlediğini göstermiyor mu? Bir komünist, emperyalizm çağında, proletaryanın yönettiği bir devlet kapitalizminin, uluslararsı kapitalizmden tamamen kopuk olmadığını, ona, görünen ve görünmeyen binbir ekonomik, sosyal, siyasal bağla bağlı olduğunu bilir. Bir komünist, ister sosyalist, ister kapitalist, ister feodal veya köleci, hangi türden olursa olsun, devleti, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının bir ifadesi olarak, üretim ilişkilerinin ve sınıf egemenliğinin yeniden üretiminin bir aracı olarak kavrar. Birikim ve genişletilmiş yeniden üretim diye bir şey varsa, değer yasası varsa, içerdikleri ortalama emekle pazarlarda mallar dolaşıyorsa, toplumsal emeğin oransal dağılımını sağlayan mübadele diye bir olgu varsa, para varsa; kafa ile kol emeği, şehir ile köy arasında bir fark varsa; emeğe göre ücret, yani eşit olmayan fiziki cüsselerin, aynı zaman süresi içinde harcadıkları, eşit olmayan emeğe, eşit ücret ödenmesi diye bir hukuk varsa; aile başta olmak üzere bir yığın örgüt varsa; baskıya karşı yükselen, özgürlük diye bir kavram varsa; orada farklılık, orada sahiplik duygusu, biçimi ve derecesi ne olursa olsun, bir mülk duygusu ve burjuva hukuku var demektir. Ve yine, orada, biçimi ne olursa olsun, -ister profesyonel bir orduya ve bürokrasiye sahip, merkezi bir devlet, isterse tüm görevlerinin komünlere devredildiği, yani halkın, onbinlerce komün aracılığıyla silahlandığı, doğrudan demokrasinin öznesi haline geldiği ve merkezi devletin yerini, seçimle gelen, ordusuz, bürokrasisi oldukça zayıf bir koordine örgütüne bıraktığı, komünal,” bir devlet var demektir.

Genişletilmiş yeniden üretimi, özellikle de üretim araçlarının üretimini, yoğunlaştırılmış Stahanovist çalışmayı, emek kahramanlığını, egemenlik alanlarını her şeyin üstünde tutan bir devletin yöneticisi olarak Stalin, yine aynı konuşmasında, bazılarının anayasaya, gelişen özerk cumhuriyetlerin, federe Sovyet Sosoyalist cumhuriyetler statüsüne yükseltilmesine dair bir maddenin konulmasına karşı çıkıyor. Karşı çıkış gerekçelerinden birisi, “Özerk cumhuriyetlerin, federe cumhuriyetler safına geçmesi, onların ekonomik ve kültürel olgunlukları ile gerekçelendirilemez,” şeklindedir ve haklıdır. Ama konuşmasının devamında, bu karşı çıkış gerekçesi önemini yitiriyor, onun yerini, güçlenen devletin egemenlik duygusu alıyor. Bilindiği gibi, federe cumhuriyetin, Sovyetlerden ayrılma hakkı, anayasal bir haktır. Stalin bu noktayı dikkate alarak, ayrılma hakkına sahip federe bir cumhuriyetin, “çevrede yer alan bir cumhuriyet olması ve herbir yandan SSCB toprakları ile çevrili bulunmaması gerekir.” Eğer içte ise, “SSCB’den çıkacağı bir yer yoksa,” bu cumhuriyet ayrılma hakkına sahip değildir. Tabi Stalin bununla kalmıyor, Sovyet sınırlarında olup da, nüfusu bir milyonun altında bulunan küçük uluslara da artık ayrılma hakkının tanınmayacağını ilan ediyor. “Çünkü,” diyor, “çok az nüfusu ve önemsiz bir ordusu olan bir küçük sovyet cumhuriyetinin bağımsız bir devlet olarak var olabileceğini var saymak, bir yanılgı olurdu. Açğözlü, yırtıcı emperyalistlerin hiç gecikmeden bu cumhuriyete el atacaklarından kuşku duyulamaz.” (Leninizmin Sorunları, 644)

Nüfusu 900 bin olan Çeçen’ler, Stalin döneminde ayrılmayı talep etselerdi, bugün yaşadıkları dramı, değişik bir biçimde, o gün de yaşarlar mıydı acaba? Maksizm’in ulusal soruna dair teorisini zenginleştiren Stalin’in böylesi bir duruş içinde olmasının nedeni, başında bulunduğu devlettir. Devletin ruhunu egemenlik belirler. Devlet güçlendikçe, özgürlük zayıflar. Devlet güçlendikçe, onu yönetenler de güçlenir ve devlete daha çok benzerler. Devletin başında olanların ilerleyişleri, devletin zayıflatılması yönünde olmaz.

Stalin’in, 1936’da, tüm farkların silindiği, sosyalizm aşamasının tamamlandığı şeklindeki açıklamasından bir yıl sonra, muhalefete karşı yeni bir temizlik hareketi başlatıldı. Stalin’in deyimiyle, “1937’de, Tuhaçevski, Yakir, Uboreviç ve öbür canavarlar kurşuna dizilmeye mahkum oldular… 1938 başlarında, Rozengolz, Rikov, Buharin ve öbür canavarlar kurşuna dizilmeye mahkum oldu.” (Age, 744) Genel kurmay başkanı Tuhaçevsi başta olmak üzere generallerin yarıya yakını infaz edildi. Kruşçev’in 20. Parti Kongresi’ne sunduğu rapora göre, 1937-1938 temizlik kampanyalarında, “17. Kongre’ye katılan Parti merkez Komitesinin 139 üye ve aday üyesinden 98 kişinin, yani yüzde 70’nin…. 1966 delegeden ise 1108 kişinin, karşı devrimci suçlar işlemek gerekçesiyle tutuklandığı ve vurulduğu,” tesbit edilmiştir. Tabi bu, genel temizlik hareketinin, parti üst kadrolarına yönelik cephesiydi. Yüzbinlerce insanın tutuklandığı ve Aralık 1934 Ceza Yasası’nda, yapılan, ‘terörist örgütlerle’ ilgili özel bir değişikliğe göre sorgulanıp yargılandıkları biliniyor. Bu Yasa değişikliğine göre her dava için 10 gün mühlet tanınıyor, iddianame sanığa, duruşmadan 24 saat önce veriliyor, avukatların müdahil olarak bulunmaları ve bir üst mahkemeye başvuruları yasaklanıyordu. Bu yasa, 1956’da iptal edildi. (Stalin, K.N. Cameron, 154-225, Ceylan Yayıncılık) Ne yazık ki, nice değerli kadrolar ve sayıları binleri, onbinleri bulan suçsuz insanlar, kuşku, korku ve ihbar ortamının kurbanı oldular. Andrey Jdanov 18. Parti Kongresinde (1939) yaptığı konuşmada, düşmanın, “teyakkuz kılıfıyla”, “mümkün olan en fazla sayıda dürüst komünisti zan altında bıraktığını, karşılıklı güvensizliğin kurbanı haline getirmeye çalıştığını” açıkladı. Kruşçev ise 22. Kongre’de, Mareşal Tuhaçevski tarafından yönetilen bir kısım subayın, Alman istihbarat servislerinin düzenledikleri sahte raporlara kanılarak, savaştan hemen önce kurşuna dizildiklerini açıkladı. Stalin’in, 1939’da, 18. Parti Kongresi’nde yaptığı konuşma, bu tip iddiaları doğrular nitelikteydi:

“Temizliğin büyük yanlışlıklar olmadan yapıldığı söylenemez. Ne yazık ki, bu yanlışlıklar varsayılabileceğinden daha çok oldu. Artık yığınsal temizleme yöntemi kullanma zorunda olmadığımızdan kuşku yok. Ama 1933-1936 temizliği kaçınılmaz idi; genel olarak, bu temizlik olumlu sonuçlar verdi. Bu, 18. Kongre’de, 1.600 000 dolaylarında parti üyesi, yani 17. Kongredekinden 270 000 kadar az üye temsil edilmiş bulunuyor. Ama bunda kötü bir şey yok. Tersine, iyilik var; çünkü parti, kendini pislikten arındırarak güçlendirir.” (Leninizmin sorunları, 718) Stalin aynı konuşmasında, 1937- 1938’de yapılan ikinci “yığınsal temizlik” hareketinin gerekli olup olmadığına hiç değinmiyor.

“Sosyalist inşayı tamamlayan”, farklılıkları her alanda yokeden ve “komünizme kerte kerte” geçmekte olan bir devlet, nasıl oluyorsa, birden bire kurşuna dizilmeyi hakkeden “canavarlar”la ve “yığınsal temizliği” zorunlu hale getiren onbinlerce “pislik”le karşılaşıyor.

Devletin daha çok merkezileşmesi, çalışma seferberliğinin güçlendirilmesi ve ücretler arasındaki uçurumun daha çok derinleşmesi. 1939’ gelindiğinde pik demir üretimi 15 milyon tona erişmişti. Bu, İngilterede 7 milyon tondu. Gelişen sanayi, Stalin’in çağrısıyla, makinalaşmakta olan Kolhozlardan her yıl, “ en az bir buçuk milyon genç kolhozcu vermelerini rica” ediyordu. Ekonomisini güçlendiren ve yığınsal temizlik kampanyalarını tamamlayan devlet, kendini, öncesine nazaran daha bir güvenlikte hissetmeye başladı. İşçi sınıfının ve tüm toplumun üretici güçlerinin daha ileri boyutlarda gelişebilmesi için, bireyin kendine ayırabileceği serbest bir alanın oluşturulması sorunu üzerinde ciddiyetle durmayı kafasına koyduğu bir anda dünya savaşı patladı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
SOVYET DEVLETİNİN ORTAYA ÇIKIŞI gelişmesi ve yıkılışı 3
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ÇEKİRDEK AİLE TİPİ ve BÜYÜK ÖLÇEKLİ BÜYÜKBAŞ HAYVAN ÜRETİMİ İŞLETME KAPASİTESİ HESAPLAMASI

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
BİR HİKAYEN OLMALI :: HOŞGELDİNİZ :: forum kuralları-
Buraya geçin: